Hak, sorumluluktan koparıldığında ahlâkî anlamını kaybeder; sorumluluk, hakla desteklenmediğinde insanı yücelten bir emanet olmaktan çıkar, çıplak bir yük hâline gelir.
HAK ENFLASYONU, SORUMLULUK EROZYONU VE ADALETİN KAYIP MİZÂNI
İslâm Hukukunda Hak–Yük–Emanet Dengesi Üzerine Tevhidî Bir Okuma
İnsanlık, adalet arayışını uzun zamandır yanlış bir yerden yürütmektedir. Hakları çoğaltmayı adalet zannetmiş; fakat bu hakların hangi mizanla, hangi yükle ve hangi sorumlulukla taşınacağını ihmal etmiştir. Oysa adalet, nicelik meselesi değildir; bir denge meselesidir. Eşitlik değil, nisbet meselesidir. Hak, sorumluluktan koparıldığında ahlâkî anlamını kaybeder; sorumluluk, hakla desteklenmediğinde insanı yücelten bir emanet olmaktan çıkar, çıplak bir yük hâline gelir. Bu sebeple hukuk, yalnızca “hak talebi” diliyle konuştuğunda değil; yükümlülüğü de aynı cümlenin içine yerleştirebildiğinde adalet üretir. Hak çoğaldığında değil, hak sorumlulukla dengelendiğinde adalet doğar; mizan kaybolduğunda ise hukuk, adalet değil tahakküm üretir.
İslâm hukuk düşüncesi, tam bu kırılma noktasında insanlığa köklü ve zamana dirençli bir teklif sunar: Hak, bir sahiplik iddiası değil; bir emanet bilincidir. Ebû Hanîfe’ye nispet edilen meşhur fıkıh tarifi bu bilinci tek cümlede inşa eder: “الفِقْهُ مَعْرِفَةُ النَّفْسِ مَا لَهَا وَمَا عَلَيْهَا” — “Fıkıh, kişinin kendisi için olanı ve aleyhine olanı bilmesidir.” Bu cümlede hak (“ما لها”) ile sorumluluk (“ما عليها”) birbirine eklenmiş iki unsur değil; aynı hakikatin iki yüzüdür. Burada fıkıh, yalnızca normatif hükümler manzumesi değil; insanı hak talep etmeye değil, önce hesap vermeye hazır hâle getiren bir bilinç terbiyesi olarak konumlanır. Hak, burada özgürleştiren bir imtiyaz değil; insanı olgunlaştıran bir sorumlulukla birlikte anlam kazanır. Bu yazı, modern dünyada giderek büyüyen hak enflasyonu ile buna eşlik eden sorumluluk erozyonunu, İslâm hukukunun tevhidî ve ahlâk merkezli perspektifiyle yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır. Şahitlik ve miras gibi sıkça ideolojik polemiklere indirgenen alanlar, burada ne savunma refleksiyle ne de slogan üretme kaygısıyla ele alınacaktır. Amaç bir tarafı ikna etmek değil; mizanı yeniden görünür kılmaktır. Çünkü hukuk, hakları artırarak değil; hak ile sorumluluğu aynı terazide tartabildiği ölçüde insanlığı aydınlatır. İnsanlık bugün daha fazla hakka değil, daha sahih bir dengeye muhtaçtır.
1. Hakkın Ontolojisi: Doğuştan Emanet, Sorumlulukla Kazanılan Yetki
Hakkın ne olduğu sorusu, hukukun teknik bir meselesi olmaktan önce varlıkla, insanla ve anlamla ilgili bir sorudur. Bu sebeple İslâm hukukunda hak, yalnızca talep edilebilen bir yetki alanı olarak değil; emanet, mükellefiyet ve hesap kavramlarıyla birlikte düşünülür. Hakkın ontolojisi kurulmadan, hukukun adalet üretmesi mümkün değildir. Zira hak, kaynağını kaybettiğinde ya keyfî bir ayrıcalığa ya da ideolojik bir slogana dönüşür. Bugün modern dünyada yaşanan kriz de tam olarak budur: Hak vardır, fakat hakikati yoktur; talep vardır, fakat mizan yoktur.
İslâm hukuk düşüncesi bu noktada radikal bir ayrım yapar: İnsan, bazı haklara doğmakla sahip olur; bazı hakları ise taşımayı göze aldığı sorumluluklar ölçüsünde kazanır. Bu ayrım, ne tarihsel bir tesadüf ne de sosyolojik bir zorunluluğun ürünü olarak görülebilir; aksine, insanın ontolojik değeri ile toplumsal rolü arasındaki farkı korumayı amaçlayan bilinçli bir hukuk tercihidir. Doğuştan kazanılan haklar, insanın “kul” ve “insan” olmasından kaynaklanan, devredilemez ve vazgeçilemez emanetlerdir. Yaşama hakkı, inanç hürriyeti ve insan onuru bu bağlamda değerlendirilir. Kur’ân’ın “وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ” — “Andolsun, Âdemoğlunu şerefli kıldık” (el-İsrâ 17/70) hitabı, bu hakların toplumsal tanıma değil, ilahî takdire dayandığını açıkça ortaya koyar. Bu haklar, ne hak edilerek kazanılır ne de bir sözleşmeyle geri alınabilir; çünkü bunlar mülk değil, emanettir.
Buna karşılık, toplum içinde söz söyleme, karar alma, tasarruf etme ve temsil yetkisi gibi alanlarda ortaya çıkan haklar, İslâm hukukunda doğrudan sorumlulukla irtibatlandırılır. Burada hak, bir imtiyaz değil; bir yükün hukukî karşılığıdır. Fıkıh literatüründe “ehliyet” kavramının “mükellefiyet”ten bağımsız ele alınmaması bu sebepledir. Yetki, sorumluluk taşımadan verilmez; hak, yükümlülükten koparılamaz. Halk arasında sade bir dille ifade edilen “ne kadar sorumluluk, o kadar hak” ilkesi, aslında bu derin hukuk felsefesinin veciz bir özetidir. Çünkü sorumluluk üstlenmeden yetki talep etmek, adalet değil bedava güç üretir; bedava güç ise hukukun en büyük yozlaşma alanıdır.
Bu noktada İslâm hukukunun adalet anlayışı, eşitliği “aynılık” olarak değil, orantı olarak kavrar. Aynı yükü taşımayanlara aynı yetkiyi vermek, görünürde eşitlik üretse de gerçekte zulüm doğurabilir. Adalet, herkesin aynı şeyi alması değil; herkesin taşıdığı yüke uygun olanı almasıdır. Bu yaklaşım, hukuku mekanik bir dağıtım sistemi olmaktan çıkarır; onu ahlâkî bir mizan hâline getirir. Tasavvufî dilde söylenecek olursa, hak bir “nimet” olduğu kadar bir “imtihan”dır; yetki genişledikçe hesap ağırlaşır, sorumluluk derinleştikçe insan olgunlaşır. Tevhidî bakış tam da burada belirir: Hayatın parçalanmış alanları —hukuk, ahlâk, ibadet— aynı hesap ve emanet bilincinde birleşir.
Bu ontolojik çerçeve, ilerleyen bölümlerde şahitlik ve miras gibi alanlarda karşılaşacağımız hukukî farklılıkların anahtarını sunar. Burada mesele cinsiyet, güç ya da değer hiyerarşisi değildir; mesele, hangi yükün kime emanet edildiğidir. İslâm hukuku, insanı değersizleştirerek değil; onu taşıyabileceği sorumlulukla muhatap kılarak yüceltir. Adalet de tam olarak burada doğar: Hak ile sorumluluğun aynı terazide tartıldığı yerde.
2. Şahitlik Meselesi: Değer Hiyerarşisi Değil, Kamusal Sorumluluk ve Hukukî Güvenlik
Şahitlik, İslâm hukukunda insanın değeriyle değil, kamusal güvenin nasıl tesis edileceğiyle ilgilidir. Bu nedenle şahitliği ontolojik bir üstünlük–eksiklik tartışmasına indirgemek, meselenin hukukî mahiyetini perdelemekten başka bir sonuç doğurmaz. Şahitlik, fıkhın delil sistematiği içinde ispat rejiminin bir unsurudur; amacı, uyuşmazlıkları çoğaltmak değil, ihtilaf ihtimalini en baştan azaltmaktır. Hukuk burada ahlâkî bir kanaati değil, nesnel bir güvenliği hedefler.
Kur’ân’ın borçlanma bağlamında şahitliği düzenleyen ayeti bu çerçeveyi açıkça ortaya koyar: “وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَإِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ” — “Erkeklerinizden iki şahit tutun; eğer iki erkek bulunmazsa, razı olacağınız şahitlerden bir erkek ve iki kadın olsun” (el-Bakara 2/282). Ayetin bağlamı, inanç veya ahlâk beyanı değil; borç, alacak, yazım ve kayıt gibi kamusal sonuçları olan işlemlerdir. Burada şahitlik, vicdanî bir tanıklık değil; hukukî sonuç doğuran bir delildir.
İslâm hukukunun bu düzenlemesi, şahitliği bir “değer testi”ne dönüştürmez; aksine, risk yönetimi mantığıyla ele alır. Klasik toplum yapısında ticaret, borçlanma ve kamusal sözleşmelerin büyük ölçüde erkekler üzerinden yürüdüğü; bu alanların günlük pratikte erkeklerin sorumluluk alanı olduğu bilinmektedir. Hukuk, fiilî risk dağılımını dikkate alarak delil güvenliğini artırmayı amaçlamıştır. Bu sebeple iki kadın şahit düzenlemesi, kadının aklına ya da değerine ilişkin bir hüküm değil; kamusal sorumluluk alanlarının dağılımına ilişkin teknik bir tedbirdir. Hukuk, burada “kim daha üstündür?” sorusunu değil, “hangi alanda hata riski nasıl minimize edilir?” sorusunu sormaktadır.
Nitekim fıkıh literatüründe şahitliğin her alanda aynı şekilde aranmadığı görülür. Hadler, kazf, zina gibi alanlarda şahitlik şartları son derece ağırlaştırılmış; bazı muamelat alanlarında ise yazılı belge ve karine öne çıkarılmıştır. Bu durum, şahitliğin mutlak bir değer ölçütü olmadığını; bağlama göre değişen bir ispat aracı olduğunu gösterir. Dolayısıyla şahitlikte aranan sayı, insanın ontolojik kıymetini değil; işlemin hukukî ağırlığını ve toplumsal riskini yansıtır.
Burada dikkat çekici olan husus şudur: İslâm hukuku, kadını kamusal borç ilişkilerinin merkezine zorla yerleştirmez; onu bu alanların ağır hukukî risklerinden büyük ölçüde muaf tutar. Bu muafiyet, bir dışlama değil; yükten korumadır. Kadının şahitlikte iki kişiyle temsil edilmesi, bireysel bir eksiklik varsayımına değil; sorumluluğun kolektifleştirilmesine dayanır. Böylece hata ihtimali azaltılırken, bireyin üzerine düşen hukukî baskı da hafifletilmiş olur. Bu yaklaşım, İslâm hukukunun koruyucu ve dengeleyici karakterini yansıtır.
Tasavvufî bir dille ifade edilecek olursa, hukuk burada “insanı yargılamak” yerine “insanı taşımak” ister. Herkesi aynı yükün altına sokmak, görünürde eşitlik üretse de hakikatte adaleti zedeler. Tevhidî mizan, insanları taşıyabilecekleri sorumlulukla muhatap kılmayı esas alır. Bu nedenle şahitlik meselesi, kadın–erkek karşıtlığı üzerinden değil; emanet–yük–güven üçgeni üzerinden okunmalıdır. İslâm hukukunun sessiz ama derin mesajı şudur: Adalet, herkesi aynı noktaya çağırmak değil; herkesi doğru noktada tutabilmektir.
Bu çerçeve anlaşıldığında, şahitlik meselesi savunulması gereken bir “istisna” olmaktan çıkar; aksine, hukukun ince ayarlı bir denge mekanizması olarak nasıl işlediğini gösteren örneklerden biri hâline gelir. İslâm hukuku, adaleti sloganla değil; bağlamla, yükle ve sorumlulukla kurar. Bu da onu ideolojik okumaların değil, derin hukukî tefekkürün konusu yapar. Bu bağlamda ayrıca gözden kaçırılmaması gereken husus şudur: Şahitlik, yalnızca beyan anından ibaret değildir; devam eden bir kamu sorumluluğunu da beraberinde getirir. Şahit olan kişi, gerektiğinde adliyeye çağrılır, duruşmalara katılır, tekrar tekrar ifade verir ve hukuki sürecin yükünü taşır. İslâm hukukunun klasik toplumsal yapıyı dikkate alan yaklaşımı, kadını bu sürekli kamusal yükten bilinçli biçimde hafifletmeyi amaçlamıştır. Nitekim klasik dönemde kız ve kadınların geçimi ile sosyal güvenliği, baba ve erkek kardeş gibi erkek akrabaların sorumluluğuna bırakılmış; kamu alanına ilişkin ağır ve süreklilik arz eden yükümlülükler ise büyük ölçüde erkekler üzerinden yürütülmüştür. Bu durum, kadının kamusal alandan dışlanması değil; kamusal sorumluluğun cinsiyet üzerinden değil, yük paylaşımı üzerinden düzenlenmesi anlamına gelir. Hukuk, burada kadın lehine bir koruma üretmiş; onu sürekli adliye koridorlarında dolaşan, kamusal ihtilafların merkezinde duran bir özne olmaya zorlamamıştır. Dolayısıyla şahitlikteki düzenleme, kadının değerine dair bir eksiltme değil; kamusal yükümlülüklerin bilinçli bir şekilde erkeklere daha fazla tahmil edilmesinin hukukî yansımasıdır. İslâm hukukunun adalet mantığı, tam da bu noktada kendini gösterir: Kamu yükü kimin omzundaysa, kamusal sorumluluk da onun üzerinden yürür; hukuk, bireyi taşıyamayacağı bir yükle değil, taşıması uygun görülen sorumlulukla muhatap kılar.
3. Miras Hukuku: Pay Eşitliği Değil, Sosyal Güvenlik ve Yük Dağılımı
Miras, İslâm hukukunda basit bir mal paylaşımı değildir; toplumsal sürekliliğin hukukî sigortasıdır. Bu nedenle mirası yalnızca “kim ne kadar aldı?” sorusuna indirgemek, meselenin esasını gözden kaçırmaktır. Asıl soru şudur: Toplum, kuşaklar arasında yükleri ve sorumlulukları nasıl devrediyor? İslâm miras sistemi, bu soruya eşitlik sloganıyla değil, adalet mizânıyla cevap verir.
Kur’ân’ın mirasa ilişkin hükümleri, payları rastgele belirlemez; payları, nafaka, mehir, geçim, diyet ve kamusal yükümlülükler gibi süreklilik arz eden sorumluluklarla birlikte kurar. Nitekim erkek için öngörülen “iki pay”, ontolojik bir üstünlük iddiası değil; mali mükellefiyetlerin finansmanıdır. Erkek, aile geçimini teminle yükümlüdür; nafaka borcu süreklidir; mehir, evlilik akdinin ayrılmaz parçasıdır; diyet ve kamusal yükler tarihsel olarak onun üzerinden yürümüştür. Hukuk, bu yükleri görmezden gelmez; tersine, yükün kaynağına pay tahsis eder. Burada pay, bir imtiyaz değil; sorumluluğun hukukî karşılığıdır.
Bu dengeyi anlamanın anahtarı, mirası “hak”tan önce yük kavramıyla okumaktır. Zira İslâm hukukunda hak, çoğu zaman yükümlülüğün aynasıdır. Kadının mirastaki payının farklılaştırılması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kadın, nafaka yükümlülüğüyle mükellef kılınmamış; aile geçiminin zorlayıcı sorumlulukları onun omzuna yüklenmemiştir. Bu durum, kadının ekonomik olarak değersizleştirilmesi değil; mali baskılardan korunmasıdır. Payın niteliği ile payın amacı birbirinden ayrıldığında, adalet berraklaşır: Kadının payı, çoğu durumda serbest tasarrufa açık bir güvence; erkeğin payı ise zorunlu harcamaların finansman aracıdır.
Bu noktada eşitlik ile adalet arasındaki fark keskinleşir. Eşitlik, aynı miktarı vermeyi hedefler; adalet ise orantıyı gözetir. Aynı yükü taşımayanlara aynı payı vermek, görünürde eşitlik üretse bile gerçekte dengesizlik doğurabilir. İslâm hukukunun mizanı, eşitliği ontolojik alanda teminat altına alır; dağılım alanında ise orantılı dengeyi esas alır. Bu, hukuku mekanik bir paylaşım sistemi olmaktan çıkarır; onu ahlâkî bir düzenleme hâline getirir.
Tasavvufî bakış bu noktada hukuka derinlik kazandırır: Miras, yalnız malın devri değil; emanetin devridir. Mal, sahibinin mutlak mülkü değil; Allah’ın verdiği bir imtihandır. “وَآتُوهُم مِّن مَّالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ” — “Allah’ın size verdiği maldan onlara verin” (en-Nûr 24/33) ifadesi, mülkiyetin nihai sahibinin insan olmadığını hatırlatır. Bu bakışta pay, hırsın değil; emanetin ölçüsüdür. Hukuk, mirası bu ölçüyle düzenlediğinde, toplumu çatışmadan korur; aileyi dağılmaktan alıkoyar.
Modern dünyada miras tartışmalarının çoğu, yükümlülükleri görmezden gelen bir hak diliyle yürütülmektedir. Oysa sorumlulukları hesaba katmadan payları eşitlemek, adaleti çoğu zaman zedeleyebilir. İslâm hukukunun tevhidî yaklaşımı, bu noktada güçlü bir uyarı yapar: Haklar yüklerle birlikte düşünülmezse, hukuk adalet değil rekabet üretir. Miras sistemi, bu nedenle “kim daha çok aldı?” sorusuna değil, “toplum hangi yükleri kime emanet etti?” sorusuna cevap verir.
Bu çerçevede miras, kadın–erkek karşıtlığının değil; sosyal güvenlik mimarisinin parçasıdır. Hukuk, bireyleri eşitlemeye çalışırken onları yalnızlaştırmaz; aksine, farklı sorumlulukları olan bireyleri aynı adalet çatısında tutar. İslâm hukukunun sessiz ama derin iddiası şudur: Adalet, herkese aynı payı vermek değil; herkesi taşıdığı yükle birlikte koruyabilmektir.
Bir sonraki bölümde, bu denge anlayışının modern hak söylemiyle nerede çatıştığını; sorumluluktan kopmuş hak dilinin neden toplumsal kırılmalar ürettiğini ele alacağız. Buradan sonra tartışma, yalnızca İslâm hukukunun değil, insanlığın ortak hukuk aklının meselesi hâline gelecektir.
devam
4. Modern Hak Söylemi: Sorumluluktan Kopan Hakkın Ürettiği Kriz
Modern çağın en belirgin paradoksu şudur: Hak dili genişledikçe adalet duygusu daralmış; özgürlük söylemi büyüdükçe toplumsal bağlar zayıflamıştır. Bunun temel sebebi, hakların sorumluluktan bağımsız birer talep kategorisine dönüştürülmesidir. Hak, artık bir emanet değil; pazarlık konusu edilen bir çıkar alanı olarak kurgulanmaktadır. Bu dönüşüm, hukuku adalet üretme zemini olmaktan çıkarıp, güç ilişkilerini yöneten bir teknik araca indirgemiştir.
Modern hak teorilerinin büyük kısmı, bireyi merkeze alırken yükümlülüğü görünmez kılmıştır. Hak, çoğu zaman “talep edilebilirlik” üzerinden tanımlanmış; talebin hangi bedelle, hangi toplumsal maliyetle ve hangi sorumlulukla karşılandığı ikincil hatta gereksiz görülmüştür. Böylece hukuk, “hak sahibi bireyler” üretmiş; fakat sorumluluk taşıyan özne üretmekte zorlanmıştır. Sonuçta ortaya çıkan tablo, paradoksaldır: Haklar artmış, fakat adalet hissi azalmıştır.
İslâm hukukunun bu noktadaki temel itirazı köklüdür. Hak, İslâm hukukunda hesaptan bağımsız düşünülemez. Çünkü insan, yalnız topluma karşı değil; aynı zamanda Allah’a karşı da sorumludur. Bu çift yönlü sorumluluk bilinci, hakkı sınırsız bir talep olmaktan çıkarır; onu ahlâkî bir ölçüye bağlar. Ebû Hanîfe’nin “lehine ve aleyhine olan” vurgusu, tam da bu sebeple modern hak söylemine karşı güçlü bir denge teklifidir: İnsan, hakkını bilmek kadar, o hakkın doğurduğu hesabı da bilmekle mükelleftir.
Modern hukukta sıkça karşılaşılan “hak çatışmaları”, çoğu zaman bu kopuşun sonucudur. Bir hakkın başka bir hakkı ezmesi, hakların kendisinden değil; sorumluluk çerçevesinden yoksun bırakılmasından kaynaklanır. İslâm hukukunda ise haklar, birbirini sınırsızca ezmez; çünkü her hak, başka bir sorumluluğun sınırında durur. Bu nedenle İslâm hukuku, hakları çoğaltmaktan ziyade haklar arası dengeyi önceleyen bir sistem kurar.
Tasavvufî perspektif, bu hukukî eleştiriyi daha da derinleştirir. Tasavvufa göre insan, hak talep eden bir varlık olmadan önce emanet taşıyan bir kuldur. “Hak” kavramı, kulun neyi isteyebileceğinden çok, neyi taşıyabileceği ile ilgilidir. Hak, kulun nefsini genişleten değil; nefsini terbiye eden bir imtihandır. Bu bakış, modern bireyci özgürlük anlayışından radikal biçimde ayrılır. Özgürlük, burada sınırların kaldırılması değil; sınırların hikmetle kabul edilmesidir.
Bugün insanlık, hak söylemiyle donanmış fakat sorumluluk bilincinden yoksun bir hukuk dilinin bedelini ödemektedir. Aile bağlarının zayıflaması, toplumsal güvenin erozyona uğraması ve hukukun giderek daha fazla cezalandırıcı bir aygıta dönüşmesi, bu kopuşun doğrudan sonuçlarıdır. Haklar, sorumlulukla dengelenmediğinde toplumu korumaz; aksine, toplumu atomize eder. Herkesin haklı olduğu bir yerde, kimse sorumlu kalmaz.
İslâm hukukunun tevhidî yaklaşımı, bu krize karşı sessiz ama derin bir cevap sunar: Hak, sorumlulukla birlikte anlamlıdır; sorumluluk, hakla birlikte adildir. Bu denge kaybolduğunda hukuk, insanı yüceltmez; onu taleplerinin esiri hâline getirir. Bu sebeple İslâm hukukunun modern dünyaya sunduğu teklif, geçmişe ait bir nostalji değil; geleceğe dair bir adalet ufkudur.
5. Tevhid Hukuku: Hak, Sorumluluk ve Adaletin Aynı Terazide Buluşması
İslâm hukukunun kurucu ilkesi, parçalı alanları tek bir ahlâkî terazide buluşturan tevhid fikridir. Tevhid, yalnızca itikadî bir önerme değil; hukukun, ahlâkın, siyasetin ve iktisadın aynı hesap bilinci içinde düzenlenmesidir. Bu nedenle İslâm hukuku, hakları çoğaltan bir katalogdan ziyade, hak–sorumluluk–emanet ilişkisini birlikte kuran bir mizan öğretisidir. Hak burada nefsin genişlemesi değil; emaneti hakkıyla taşıma ehliyetidir.
Bu yaklaşım, hakkı iki yönlü düşünmeyi zorunlu kılar: Bir yüzüyle hak, korunması gereken bir değer; diğer yüzüyle ise sınırlandırılması gereken bir yetkidir. Ebû Hanîfe’nin “lehine ve aleyhine olan” vurgusu bu iki yönlülüğü tek cümlede toplar: Hak, kişiye alan açar; sorumluluk, o alanı adaletle sınırlar. Böylece hukuk, bireyi ne kutsallaştırır ne de ezer; bireyi hesap verebilir bir özne olarak inşa eder. Bu inşa, hukukun teknik diliyle sınırlı değildir; tasavvufî ahlâkın derinliğiyle tamamlanır.
Tasavvuf, hukukun bu denge öğretisini iç disipline dönüştürür. Kul, hakkını talep etmeden önce emaneti düşünür; yetkisini kullanmadan önce hesabı hatırlar. “Hak” kelimesi, tasavvufî literatürde çoğu zaman “hakikat”le birlikte anılır; hakikatten kopan hak talebi ise nefsin genişlemesi olarak görülür. Bu nedenle tevhid hukuku, hakkı nefsin hizmetine değil, adaletin hizmetine verir. Sınır, burada özgürlüğün düşmanı değil; özgürlüğün ahlâkî şartıdır.
Tevhid hukukunun ayırt edici gücü, bağlamı öncelemesidir. Şahitlikte, mirasta ve diğer muamelat alanlarında farklı düzenlemelerin bulunması, keyfîlik değil; yükün bağlama göre dağıtılmasıdır. Hukuk, herkesi aynı noktaya çağırmaz; herkesi doğru noktada tutar. Bu tutarlılık, hukuku ideolojik okumaların ötesine taşır; onu yaşayan bir adalet pratiği hâline getirir. Tevhid, burada birliktir: Hak ile sorumluluğun, birey ile toplumun, özgürlük ile hesabın birliği.
Modern dünyada hak söyleminin yaşadığı kriz, bu birliğin parçalanmasından doğmuştur. Haklar tek başına bırakılmış; sorumluluklar görünmez kılınmıştır. Sonuç, artan talepler ve azalan güven olmuştur. İslâm hukukunun tevhidî teklifi, bu krize karşı sessiz ama köklü bir cevap sunar: Haklar korunur; fakat sorumlulukla birlikte. Yetki tanınır; fakat emanet bilinciyle. Özgürlük savunulur; fakat adaletle sınırlandırılarak.
Sonuç: Mizanın Korunması—Adaletin Sessiz Şartı
Bu yazının temel iddiası açıktır: Adalet, hakların çoğaltılmasıyla değil, mizanın korunmasıyla mümkün olur. Doğuştan haklar, insanın ontolojik onurunu teminat altına alır; sonradan kazanılan haklar ise sorumlulukla orantılı biçimde düzenlenir. Şahitlik ve miras gibi alanlarda görülen farklılıklar, değer hiyerarşisi değil; yük ve risk dağılımının hukukî ifadesidir. Eşitlik, ontolojik alanda vazgeçilmezdir; dağılım alanında ise adalet, orantı ile tecelli eder.
İslâm hukuku, bu nedenle bir “haklar hukuku” olmaktan önce bir adalet hukukudur. Hak, emanettir; yetki, imtihandır; özgürlük, hesaptır. Bu üçlü bağ koparıldığında hukuk, adalet üretmez; rekabet ve tahakküm üretir. Tevhidî mizan ayakta kaldığında ise hukuk, insanı yüceltir; toplumu bir arada tutar; geleceği güvence altına alır.
Bugün insanlığın ihtiyacı daha fazla hak değil, daha sahih bir dengedir. Daha çok talep değil, daha derin bir sorumluluk bilincidir. İslâm hukukunun sunduğu teklif, geçmişe ait bir nostalji değil; hak ile sorumluluğu aynı terazide tartabilen evrensel bir adalet ufkudur. Mizan korunduğu sürece adalet sessizce işler; mizan kaybolduğunda ise en gür hak söylemleri bile insanlığı karartır. Adaletin Yeniden İnşası—Sessiz Bir Davet: Bu metin, bir hüküm dağıtma iddiasıyla değil; bir mizanı hatırlatma niyetiyle kaleme alındı. Çünkü hukuk, ancak hatırlatma gücünü koruduğu sürece adalet üretir. Hak ile sorumluluğun birlikte düşünüldüğü, yetkinin emanet bilinciyle sınırlandığı, özgürlüğün hesapla olgunlaştığı bir düzen; ne geçmişe ait bir romantizm ne de ulaşılamaz bir idealdir. Bu düzen, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin ahlâkî formudur.
İslâm hukukunun tevhidî teklifi, bugünün dünyasına şunu fısıldar: Adalet, bağırarak değil; dengede durarak kazanılır. Hakların çoğalması değil, hakların yerli yerine konulması toplumu onarır. Sorumlulukların ağırlaşması değil, sorumlulukların anlamlandırılması insanı yüceltir. Bu sebeple yapılması gereken, yeni hak listeleri üretmekten önce, yük–yetki–emanet ilişkisini yeniden kurmaktır.
Bilim çevrelerine düşen görev, bu mizanı ideolojik tartışmaların gürültüsünden kurtarıp bağlamın sessizliğinde yeniden okumaktır. Hukukçular, hakları korurken sorumlulukları görünür kılmalı; ilahiyatçılar, normu savunurken hikmeti ihmal etmemeli; felsefeciler, özgürlüğü yüceltirken sınırın ahlâkını unutmamalıdır. Tasavvuf ise her zaman olduğu gibi, bu disiplinlere iç dengeyi hatırlatmalıdır. Son söz şudur: Adalet bir sonuç değil, bir duruştur. Bu duruş, mizanı kaybetmemekle mümkündür. Hak talep ederken emaneti, yetki kullanırken hesabı, özgürleşirken sorumluluğu unutmayan bir duruş… İnsanlık, işte bu duruşu yeniden kazandığında, hukuk yalnızca düzen kurmayacak; kalpleri de tamir edecektir.