İbadet, ruhu çoraklıktan kurtaran ilâhî yağmur; akıl, özgürlüğün tek meşru kapısı; adalet ise sevginin ontolojik zemini değilse ‘الإنسانُ’ insan olmaktan düşer ve toplum, adaletsizliğin karanlığında kendi kaderini kendi elleriyle yazar.
1. Ruhun Susuzluğu Ve İbadetin Yağmuru
İnsanın iç dünyası, tarih boyunca “toprak” metaforu ile anlatıla gelmiştir: Nefis, üzerine ne ekilirse onu yetiştiren bir arazi; kalp ise ya çoraklaşan ya da rahmet yağmuruyla dirilen bir ovadır. Kur’ân’ın “أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ — İman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine karşı huşu ile yumuşamasının vakti daha gelmedi mi?” (Hadîd 57/16) hitabı, kalbin kuruyan toprağına yönelmiş ilahî bir sarsmadır. İslâm’ın her bir nüsûku—namaz, oruç, zekât, hac ve diğer ibadetler—bu kuruyan araziye yağan yağmur gibidir; görünüşte tekrar eden ritüeller, hakikatte ruhu her defasında yeniden sulayan, çatlamış varoluş zeminini besleyen ilahî bir ekolojinin parçalarıdır (Gazzâlî, İhyâ, c.1, s. 71–75).
İbadetler, biyolojik organizmanın ritimlerini gözetirken ruhun metafizik ihtiyaçlarını da dengeler. Namaz, günün zamansal akışını kesen “ilahî çağrı”dır; oruç, bedenin biyokimyasal işleyişine müdahale ederken nefsin haz merkezli düzenini bozar; zekât, mülkiyetin psikolojisini dönüştürür; hac, bireysel “ben”i ümmetin “biz”ine eklemleyen büyük bir varoluş deneyimidir. Kur’ân’ın “أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ — Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Ra‘d 13/28) hükmü, ibadetleri yalnızca sevap üretme mekanizması değil, insanın varoluşsal kaygılarına karşı bir “huzur rejimi” olarak konumlandırır. Bu sebeple nüsûk, maneviyatın dekoru değil; ruhun susuzluğunu gideren “yağmurun ta kendisi”dir.
2. Ritüelin Eğitici Gücü: Bilinç, Disiplin Ve Manevî Terapi
İbadetler, salt itaat formları değildir; her ibadet, insanda hem bilişsel hem ahlâkî hem de psikolojik düzeyde bir terbiye ameliyesi yürütür. Hadiste “إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ — Ameller niyetlere göredir” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1) buyrulurken, ibadetin özünün niyet ve bilinçle iç içe geçtiği vurgulanır; bu, ritüelin mekanik bir tekrar değil, her defasında şuuru yeniden inşa eden bir süreç olduğunu gösterir. Nitekim Kur’ân, namazı tanımlarken “إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ — Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (Ankebût 29/45) buyurur; bu, ibadetin ahlâkî sonuç doğurmayan biçimsel tekrarlar hâline geldiğinde, hakikatinin boşa çıkarıldığını ima eder (Şâtıbî, el-Muvâfakât, c.2, s. 296–300).
Modern psikolojinin “davranış değiştirme” ve “alışkanlık kırma” teorileri, insanın düzenli tekrarlarla yeni davranış kalıpları edinebildiğini kabul ederken; İslâmî ibadet sistemi bundan çok daha derin bir amaç güder: Sadece davranışı değil, davranışı besleyen ontolojik tasavvuru ve değer hiyerarşisini dönüştürmek. Oruç, açlık deneyimiyle empatiyi, sabrı ve haz erteleme kapasitesini inşa eder; zekât, “mülk benim” vehmini dağıtarak “mülkiyet emanettir” şuurunu yerleştirir; namaz, insanı günün içinde defalarca “hesaba çekilme provası”na sokar. Bu yönüyle ibadet, klinik psikolojinin “terapi seansı”na benzeyen, fakat onu aşan bir derinlikte, insanın ruhsal kırılmalarına karşı ilahî bir rehabilitasyon sürecidir (İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn, c.1, s. 62–65).
3. Aklını Yitiren Özgürlüğünü Yitirir: Köleliğin Modern Yüzleri
İslâm düşüncesinde akıl, insanın sadece bilişsel bir fonksiyonu değil; aynı zamanda sorumluluğunun ve özgürlüğünün temelidir. “لَا دِينَ لِمَنْ لَا عَقْلَ لَهُ — Aklı olmayanın dini yoktur” meâlinde rivayet edilen ilke (Bkz. Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 21), aklın devre dışı bırakıldığı yerde hem hukukî hem ahlâkî öznenin çöktüğünü anlatır. Kur’ân, kör itaati ve sorgusuz tâbiliği, geçmiş ümmetlerin sapmasının ana sebebi olarak tasvir eder: “إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ — Biz atalarımızı bir yol üzere bulduk” (Zuhruf 43/22). Bu cümle, tarih boyunca bütün otoriter düşünce kalıplarının sloganı hâline gelmiş “atalar dini”ni ifşa eder.
Hz. Peygamber’in şu uyarısı, modern dönemin “kitle insanı”na keskin bir ayna tutar: “لَا تَكُونُوا إِمَّعَةً — İm‘a (sürüleşmiş, şahsiyetsiz kimse) olmayın” (Tirmizî, Birr, 18). Bugün kölelik, çoğu zaman zincirlerle değil; medya, ideolojik propaganda, tüketime dayalı kimlik üretimi ve konfor bağımlılığı ile üretilmektedir. Kendi adına düşünmeyen, kendi vicdanıyla hüküm veremeyen, kendi başına hak ile bâtılı ayırt edemeyen insan, hukuken “hür” sayılsa bile, hakikatte içten zincirlenmiş bir köledir. İslâm’ın tarihte köleliği tedricen kaldırma siyaseti (Muhammed 47/4; Bakara 2/177; Beled 90/11–13), sadece tarihsel bir kurumun lağvı değil; insanı, özgür düşünen ve özgürce sorumluluk alan ahlâkî özne konumuna çıkarma projesidir (Reşîd Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, c.5, s. 324–330).
4. Kimliğini Kaybeden Toplumun Dramı: Acı, Gözyaşı Ve Özgürlüğün Kaybı
Kölelik sadece bireysel bir statü değil; zamanla kolektif bir ruh hâline dönüşen, toplumun hafızasını, cesaretini ve şahsiyetini felç eden bir süreçtir. İbn Haldûn’un “المغلوب مولع أبداً بالاقتداء بالغالب — Mağlup olan, galip olana öykünmeye meyyaldir” (Mukaddime, c.1, s. 215) tespiti, yenilmiş toplumların kendi köleliğini gönüllüce derinleştiren psikolojisini çözümler. Böyle toplumlarda özgürlük, sadece marşlarda ve sloganlarda dolaşan bir kelimeye dönüşür; hayatın gerçek örgüsünde ise korku, suskunluk ve içe kapanma hâkimdir.
Köle toplumlar, acıyı normalleştirir; zulmü “kaçınılmaz kader” diye meşrulaştırır; gözyaşını, itiraz yerine kabullenişin dili hâline getirir. Oysa Kur’ân, zulmü kaderle karıştıran zihniyeti reddeder ve insanı “kendi durumunu değiştirme” sorumluluğuna çağırır: “إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ — Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Ra‘d 13/11). Sevginin olmadığı, merhametin kuruduğu, özgürlüğün çalındığı yerlerde “sevgi toplumu” kurulamaz; çünkü sevgi, köle ruhlarda değil, hür vicdanlarda yeşerir. Sevgi toplumu, özgür bireylerin ortak inşasıdır; köleleşmiş kalabalıkların değil.
5. Modern Dünyanın Gizli Barbarlığı: İdeolojinin Kanına Bulanan İnsan
Bugünün dünyasında barbarlık, çıplak kılıçlarla değil; “medeniyet”, “ilerleme”, “vatan”, “güvenlik”, “barış operasyonu” gibi cilalı kavramların gölgesinde işlenmektedir. İnsanın en masum duyguları ve en sahici değerleri, çoğu zaman iktidar hırsının ve ideolojik tahakkümün aracı hâline getirilmektedir. Kur’ân’ın “وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ — Onlara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ıslah edicilerdeniz’ derler” (Bakara 2/11) tasviri, kendini “ıslah” etiketiyle pazarlayan fesadı tarih üstü bir tipoloji olarak resmeder.
Bugün tanrı adına, vatan adına, millet adına, güvenlik adına, ideoloji adına insanlar katledilmekte; şehirler yok edilmekte; çocuklar öldürülmektedir. Bu manzara, modern çağın teknik ve kurumsal açıdan ilerlemiş ama ahlâken ilkel bir barbarlık düzeyinde dolaştığını gösterir. “الدِّينُ النَّصِيحَةُ — Din nasihattir” (Müslim, Îmân, 95) hadisi, dini iktidar ve çıkarın değil, hakikat ve uyarının dili kılarken; biz çoğu zaman dini, iktidarın dokunulmazlık zırhına dönüştürüyoruz. Böylece kutsal kavramlar kirleniyor, ilahî olanı savunma iddiası altında en dünyevî, en kanlı hesaplar görülüyor. Bu, insanın insana karşı işlediği zulmü meşrulaştırmak için semayı şahit göstermesi; yani zulmü gökyüzünün diliyle süslemesidir.
6. Sevgi Olmadan Adalet Olmaz: Yeni Bir Toplum Tasavvurunun Zarureti
Adalet, sevgiyle beslenmediğinde katı bir normlar yığınına, soğuk bir bürokratik dile, merhametsiz bir prosedüre dönüşür. Kur’ân’ın “إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ — Allah adaleti ve ihsanı emreder” (Nahl 16/90) ayetinde adaletin yanına “ihsan”ı yerleştirmesi, hukukun sevgi, merhamet ve faziletle birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir. İhsan, adaletin kalbidir; sevgisiz adalet, hakkı iade eder ama kalpleri onarmaz; hukuku kurar ama toplumu iyileştirmez. Bu sebeple sevgi toplumu kurulmadan, adaletin gerçek anlamda kök salması mümkün değildir (İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-şer‘iyye, s. 18–21).
Bugün ne sevgi toplumunu inşa edebildik ne de adaleti, bütün kurumlarıyla hayatın merkezine yerleştirebildik. Sevgi dilini zayıflattık; hukuku ise çoğu zaman biçimsel normlara hapsettik. Oysa sevgi toplumu, duygusal bir ütopya değil; tevhid inancının, emanet bilincinin, infak ahlâkının ve özgür vicdanların yan yana geldiği somut bir toplumsal projedir. İnsanı “eşya”ya indirgeyen, toplumu “çıkar koalisyonu”na dönüştüren modern zihin haritasının karşısına; insanı “emanet”, toplumu “kardeşlik” ve “adalet” üzerine bina eden yeni bir tasavvur koymak zorundayız. Çünkü biliyoruz ki: Sevgi olmadan adalet olmaz; adalet olmadan da sevgi, duygusal bir masaldan ibaret kalır. Ve belki de insanlığın en hakiki duası hâlâ şudur: Sevginin mayaladığı, adaletin taşıdığı bir toplum kurmak ümidiyle…