Bir doktor anlatıyor; Akıl hastanesinde bir hastaya sordum: Sizce zaman nedir? Dünyanın en manidar cevabını verdi: “Zaman; Ölümü hak etmek için Yüce Allah’ın tanıdığı süreye denir…” Söz bitmişti, donup kaldım. (Alıntı)

Deli deyip geçmemek lazım değil mi? “Deli ile veli arasında ince bir çizgi vardır” derler. Deli ölüm hakkında böyle düşünürken Allah’ın veli kullarından biri de şöyle söylüyor: Ölüm, ebedi saadete başlangıçtır; bu yönüyle nimet sayılabilir. Çünkü nimetin başlangıcı da nimettir…

Bu mübarek zata göre ölüm, ruhun ten kafesinden çıkarak tebdil-i mekân etmesinden ibarettir. Ölüm, vahşi hayvanlarla dolu bir hapishaneden tahliye olup özgürlüğe kavuşmak gibidir. Ölüm olmasıydı dünyanın dengesi bozulur, insanoğlu perişan olurdu.

İhtiyarlığın getirdiği sıkıntılardan dolayı bunalan insanlar için ölüm rahmet olsa gerektir. İşte bunun içindir ki ölüm büyük bir nimettir. (İşârâtü’l-İ’caz, 158)

Bunun için fıtrat adeta fısıldayarak der ki; “Doğ ki ölesin; öl ki ebediyete doğasın” Ölüm, bakış açısı ve zihniyete göre kimi için yıkım olurken kimi için düğün olabiliyor. Nitekim Hz. Mevlana, ölümü şeb-i arûs yani düğün gecesi olarak niteleyerek Sevgiliye kavuşma anı olarak görür.

Büyük şair Necip Fazıl da ölümü bayram olarak görür ve duygularını şöyle dile getirir: “Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var. Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var” Güzel bir final için, Hakk’ın ve halkın razı olacağı güzel bir ömür sürdürmekten başka çare var mı? Madem ölüm de doğum gibi tek bir defa gelecekse, o da neden Hakk’ın rızası ve insanlığın hayrına olmasın?

“Hatırlar mısın? Doğduğun zaman sen ağlardın gülerdi âlem. Öyle bir yaşam sür ki, ölümün sana bayram olsun, halka matem” (M. Akif Ersoy)