Kur’ân-ı Kerîm’de “الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ” (er-Ricâlü kavvâmûne ale’n-nisâ) buyurulmaktadır. Nisâ sûresinin 34. âyetinde yer alan bu ifade, tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanmış; günümüzde ise çoğu zaman “erkek kadından üstündür” şeklinde anlaşılmıştır. Oysa kavvâmiyet, Kur’ân’ın bütünlüğü ve İslâm aile hukukunun temel ilkeleri içerisinde değerlendirildiğinde, insanlık bakımından bir üstünlükten ziyade aile içinde üstlenilen sorumluluk ve yükümlülüğü ifade etmektedir.
TAKVÂ
Kavvâmiyet, bugün kadın ve erkek arasındaki ilişki bağlamında en çok tartışılan Kur’ânî kavramlardan biridir. Nisâ sûresinin 34. âyetinde yer alan “er-Ricâlü kavvâmûne ale’n-nisâ” ifadesini, âyetin bağlamından ve Kur’ân’ın insan tasavvurundan kopararak yalnızca “erkekler kadınlardan üstündür” şeklinde okumak isabetli değildir. Zira Kur’ân’ın insanlık değerini belirleyen ölçü cinsiyet değil, takvâdır: “Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (el-Hucurât 49/13). Dolayısıyla kavvâmiyet, erkeğin kadın karşısındaki ontolojik veya insanlık değeri bakımından üstünlüğünü değil, aile hayatında üstlendiği belirli görev ve sorumluluk alanını ifade etmektedir.
Nisâ sûresinin 34. âyetinde kavvâmiyetin hemen ardından erkeklerin kendi mallarından harcama yapmalarının zikredilmesi, kavramın anlam alanı bakımından son derece önemlidir. Klasik İslâm aile hukukunda erkeğe mehir, nafaka, barınma ve ailenin temel ihtiyaçlarını karşılama gibi önemli yükümlülükler yüklenmiştir. Bu sebeple kavvâmiyet, tek başına bir yetki olarak değil, sorumlulukla birlikte anlam kazanan bir hukukî statü olarak değerlendirilmelidir. Bir kimseye belirli bir sorumluluğun yüklenmesi, onun insan olarak diğerinden daha değerli olduğu anlamına gelmez. Görev farklılığı ile insanlık bakımından üstünlük arasında zorunlu bir ilişki kurmak, kavramın hukukî mahiyetini aşan bir yorum olur.
Kavvâmiyetin doğru anlaşılabilmesi için onu tahakküm kavramından da kesin biçimde ayırmak gerekir. İslâm hukukunda kadın kendi malının hukukî sahibidir; mülkiyet, mehir ve miras haklarına sahiptir ve hukukî işlemlerde bağımsız bir kişiliği bulunmaktadır. Kavvâmiyet, kadının iradesini ortadan kaldıran, hukukî ehliyetini yok sayan veya erkeğe aile içerisinde sınırsız bir otorite tanıyan bir ruhsat değildir. Aksine bu sorumluluk, adalet, mâruf, merhamet ve hakkaniyet ilkeleriyle birlikte anlam kazanır. Bu nedenle kadının eğitimini, meşru çalışma hayatını, ekonomik haklarını veya toplum içindeki hukukî varlığını sırf kavvâmiyet gerekçesiyle sınırlandırmak, kavramın anlam alanını genişleterek onu tahakküm aracına dönüştürmek olur.
Buradan hareketle kavvâmiyet tartışmasında iki uç yaklaşımdan da uzak durmak gerekir. Bir taraftan kavramı bütünüyle anlamsızlaştırmak, Kur’ân’ın açık ifadesini göz ardı etme riskini taşırken; diğer taraftan kavvâmiyeti erkeğin kadın üzerinde sınırsız hâkimiyetinin dayanağı olarak görmek, onu sorumluluk bağlamından koparmaktadır. Oysa Kur’ân’ın aile tasavvurunda evlilik; sükûnet, sevgi, merhamet, mâruf ve adalet temelinde şekillenir. Bu çerçevede kavvâmiyet, aile içinde bir tahakküm aracı değil, sorumluluk ve emanet bilinci olarak anlaşılmalıdır. Erkeğe yüklenen sorumluluk, eşine karşı keyfî davranma yetkisi değil; aile düzenini adalet ve hakkaniyet içerisinde koruma yükümlülüğüdür.
Bugün kavvâmiyet hakkında belki de soruyu yeniden kurmak gerekiyor. Meseleyi yalnızca “Erkek kadından üstün müdür?” sorusuna indirgemek yerine, “Erkeğe yüklenen kavvâmiyet sorumluluğu nasıl adaletli biçimde yerine getirilecektir?” sorusunu öne çıkarmak gerekir. Çünkü İslâm’ın aile anlayışında amaç, bir tarafın diğerine tahakküm etmesi değil; hak ve sorumlulukların adalet içerisinde yerine getirilmesidir. Bu açıdan kavvâmiyet bir üstünlük belgesi değil, sorumluluk emanetidir. Aileyi ayakta tutan da bir tarafın diğerine hâkimiyeti değil; hak, adalet, karşılıklı saygı, sevgi ve merhametin birlikte yaşatılmasıdır.