Toplumların gelişim tarihi biraz da sorumluluk anlayışlarının gelişim tarihidir. İnsanlık, uzun asırlar boyunca zarar ve musibetler karşısında "başa gelen çekilir" anlayışıyla yaşamıştır. Zarara uğrayan zararıyla baş başa kalmış, mağduriyetler kaderin ve talihin bir sonucu olarak görülmüştür. Ancak bu anlayış ne adaleti sağlayabilmiş ne de toplumsal huzuru temin edebilmiştir.

Zamanla insanlık tecrübe kazandı. Adalet duygusu gelişti. Bunun sonucunda sorumluluk hukukunda yeni bir aşamaya geçildi ve "kusurlu olan öder" ilkesi benimsendi. Böylece zarar ile kusur arasında bağ kuruldu; tazmin sorumluluğu kusura dayandırıldı. Bu önemli bir ilerlemeydi. Fakat hayatın karmaşık yapısı karşısında bu ilke de tek başına yeterli olmadı. Çünkü birçok zarar vardı ki ortada açık bir kusur bulunmasa da mağduriyet doğuyordu.

İşte bu noktada hukuk, sebep sorumluluğu ve ardından kusursuz sorumluluk anlayışını geliştirdi. Böylece bireyin tek başına taşıyamayacağı riskler toplumsal dayanışmanın konusu hâline geldi. Modern sigortacılık sistemi de bu anlayışın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Aslında sigorta, sorumluluğun kurumsallaşmasından başka bir şey değildir.

Çünkü hayat sadece bireylerin omuzlarında taşınamayacak kadar karmaşık hâle gelmiştir. Bugün bir fabrikanın, bir hastanenin, bir hava yolu şirketinin veya bir bankanın oluşturabileceği riskleri tek tek bireylerin karşılaması mümkün değildir. Bu nedenle modern toplumlar sorumluluğu organize etmiş, kurumsallaştırmış ve güvence altına almıştır.

Burada önemli olan nokta şudur: Tedbir ile takdir birbirinin alternatifi değildir. Tedbir kulun görevi, takdir Allah'ın hükmüdür. Sigorta yaptırmak, emniyet kemeri takmak, bina güçlendirmek veya sağlık tedbiri almak kadere karşı çıkmak değil; Allah'ın kâinata koyduğu düzeni dikkate almaktır.

Nitekim Kur'ân'da "Biz her şeyi bir kader ile yarattık" buyurulmaktadır. Buradaki kader, çoğu zaman anlaşıldığı gibi pasif bir bekleyiş değil; Allah'ın kâinata koyduğu ölçü, düzen ve yasalar bütünüdür. İnsan bu yasaları keşfetmek, tedbir almak ve sorumluluk üstlenmekle yükümlüdür.

Aslında modern hukuk ile klasik dönem arasındaki en büyük dönüşümlerden biri de sorumluluğun bireysellikten kurumsallığa taşınmasıdır. Bir zamanlar "hakkını kendin al" anlayışı hâkimken, bugün "hakkını mahkemede ara" anlayışı esastır. Çünkü adalet ancak kurumsal mekanizmalarla sürdürülebilir. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzen barış üretmez; çatışma üretir.

Bugün İslam dünyasının önemli meselelerinden biri de tam burada düğümlenmektedir. Birçok konuda bireysel döneme ait uygulamalar ile kurumsal dönemin ihtiyaçları arasındaki ilişki yeterince kurulamamaktadır. Oysa modern toplumlarda hukuk, yaptırım ve sorumluluk büyük ölçüde kurumsal müesseseler aracılığıyla yürütülmektedir. Sorun, çoğu zaman nasların kendisinde değil; bireysel döneme ait okuma biçimleriyle kurumsal dönemin gerçeklikleri arasında sağlıklı bir köprü kurulamamasındadır.

Unutulmamalıdır ki medeniyet, sorumluluğun örgütlenmesidir. Adalet ise sorumluluğun kurumsallaşmış hâlidir. İnsanlık tarihi boyunca gelişen bütün hukuk sistemleri, bireyin yükünü paylaşan ve toplumu güvence altına alan bu anlayışa doğru ilerlemiştir. Çünkü din, sadece inanmak değil; sorumluluk üstlenmektir. Sorumluluktan kaçan toplumlar dağılır, sorumluluğu kurumsallaştıran toplumlar ise medeniyet inşa eder.