“Zenginlik çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duymaktır.” demişti ünlü filozof Epiktetos
Hayat sürekli daha fazlasını vaat eder; ancak her yeni eşya, her yapay başarı ve her sahte görünürlük aslında ruhumuza yeni yükler getirir.
İhtiyacımız olandan fazlasını elde etme çabası, bizi kendimizden ve hayatın gerçek ritminden uzaklaştıran sonsuz bir döngüdür.
Bu döngünün içinde çırpınırken asıl tatmin edilmesi gereken ruhun ihtiyaçları ıskalanır veya sürekli ertelenir.
Madde ve mana arasındaki en büyük çelişki de burada başlar…
Mananın yurdu olan ruh daha azıyla yetinmeye razı iken, maddenin yurdu olan nefis ihtiyaç olandan çok daha fazlasını ister durur.
Bagaj/yük arttıkça yere çekim de o derece artar; dünyaya özgür gelen insan zamanla esaret zincirine sürekli yeni halkalar takmakla meşgul olmaya başlar.
Sadelik, bu çılgınlığın ortasında sığınabileceğimiz tek güvenli limandır; Bizi karmaşadan korur, zihnimizi özgürleştirir ve kalbimize o hep aradığı gönül tokluğunu bahşeder.
Meşhur Mutasavvıf Ma’ruf-i Kerhi “Eğer bir insan zenginliği paradan, doymayı da yediklerinden biliyorsa, o ömrü boyunca aç, ömrü boyunca fakirdir.” diyerek meseleyi özetlemiştir.
Tarih boyunca insanoğlunun başına ne geldiyse hep bu doymak bilmeyen nefsin entrikalarından gelmiştir.
Bir tarafta düşüncesiz bir şekilde çatlayıncaya kadar yiyenler; öbür tarafta kıt kanaat geçinmeye mahkûm edilen kitleler.
Tabi bunun sonucunda varsıllar ve yoksullar arasında açılan derin bir uçurum ortaya çıkmaktadır.
İşte 21. yüzyıl dünyasının geldiği nokta; dünya üzerindeki en zengin 85 kişinin toplam malvarlığıyla en yoksul 3.5 milyar insanın toplam malvarlığı birbirine eşit. (Oxfam-2014 Raporu)
Anlaşılıyor ki yoksulluk; fakirleri doyuramadığımız için değil, zenginleri doyuramadığımız için bitmiyor. (Charles Bukowski)
Bu uçurumu kapatmanın yolu, varlıklı olanların ihtiyaçlı olanlara elini uzatmasıyla mümkündür.
Kur’an’ın deyimiyle “Onlar mallarını harcadıklarında israfa gitmezler, cimrilik de yapmazlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan/67)
Dengeli olmak diğer dinlerin de emir ve tavsiyeleri arasında yer alır. Örneğin İncil’de şöyle bir ibare geçer:
"Oysa eldekiyle yetinerek Tanrı yolunda yürümek büyük kazançtır." (Timoteos/ 6:6)
Burada önemli bir kavram olan “kanaat” gündeme gelmektedir.
Kanaat, eldekiyle yetinip çalışmayı terk etmek, yan gelip yatmak değildir.
Gerçek kanaatkârlık¸ çok çalışarak helal/meşru yollardan kazanıp elde edilene razı olmaktır.
Bu manada ailesinin geçimi dışında insanlığa faydalı olmak için helalinden fazla para kazanmak sorun değildir.
Sorun, “ben tok olayım, gemimi yürüteyim de gerisi önemli değil” nemelazımcı bakış açısındadır.
Burada kanaati öldüren cinnet hali, insanoğlunun bitmek tükenmeyen bilmeyen hırsı ve tamahkârlığıdır.
Bu yüzdendir ki dünyalıkta bizden yüksek olanlara değil, aşağı olanlara bakmamız istenmiş ve her hâlükârda verilen nimetlere şükretmemiz tavsiye edilmiştir.
Bu konuyla ilgili Mehmet Akif’in bir anekdotunu paylaşmak yerinde olacaktır:
Akif¸ bir gün saat satın almak için çarşıya doğru gider. Giderken yolda karşılaştığı adamın bir kolunun omzundan aşağısının olmadığını görür ve şöyle der:
"Ben saatim yok diye üzülüyordum¸ bu adamın saati olsa bile takacak kolu yok"
Günlük hayatımızda bu tür örneklerin sayısı hiç azımsanmayacak kadar çoktur.
Burada önemli olan bu tür örnekleri dikkate alarak hayatı dolu dolu yaşamaktır.
Çünkü yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir; çoğu insan sadece var olur. (Oscar Wilde)
Sözün özü; gerçek zenginlik, mal çokluğu veya dünyaya ait maddî servetler değil; kişinin elindekilerle yetinmeyi bilmesi, gönlünün tok olması ve kalbinin kanaatle huzur bulmasıdır.