Tarih hüküm değil ibrettir; kültür vahiy değil alışkanlıktır; araç din değil vasıtadır. Amaç ile aracı, kültür ile dini, tarih ile hükmü birbirine karıştıran zihin hem şeriatı sakatlar hem toplumu çürütür.
AMAÇ–ARAÇ ÇATIŞMASI VE USÛLÜN ÇÖKÜŞÜ
“Akıl bir yorum aracıdır, vahiy bir hüküm aracıdır; hakikat bu iki aracın aynı istikamete yöneldiği yerde doğar. Amaç (مقصد) kaybedildiğinde araç (وسيلة) normlaşır; norm kültüre dönüştüğünde din bozulur; kültür hükme dönüştüğünde adalet çöker. Şeriatı şeklin kabuğunda arayan zihin, ilâhî hükmü tarihin tortusuna indirger; oysa İslâm’ın bağlayıcı hükmü şekillerde değil, ‘مقاصد الشريعة’ dediği ilâhî amaçlarda saklıdır. Maksat unutulduğu anda fıkhın normatif gücü söner, hukuk sistematik bütünlüğünü kaybeder ve toplumun adalet düzeni kendiliğinden çürür.”
Tarih hüküm değil ibrettir; kültür vahiy değil alışkanlıktır; araç din değil vasıtadır. Amaç ile aracı, kültür ile dini, tarih ile hükmü birbirine karıştıran zihin hem şeriatı sakatlar hem toplumu çürütür. Maksadı kaybeden her yorum zulme dönüşür; şekli kutsayan her akıl hakikati öldürür; yenilenmeyen her toplum daima yenilir. Araç kutsallaştığında amaç kaybolur; kültür dinleştiğinde hakikat ölür. Bugün İslâm dünyasının en derin krizi, nassın eksikliği değil; nassın anlaşılmasını mümkün kılan usûlün bozulmasıdır. Usûl kaybolduğunda araç ile amaç yer değiştirir, örf dinleşir, kültür vahiyleşir; tarih hüküm üretmeye başlar, içtihad ilahlaştırılır ve sonuçta din, tarihin tortularının altında nefessiz kalır.
Kur’ân’ın evrensel maksadı olan adalet, hikmet, rahmet ve maslahat böyle bir atmosferde görünmez olur; kelimeler putlaşır, şekiller kutsallaşır, kabuk çekirdeğin yerine geçer. Bugün pek çok Müslüman din diye savunduğu şeyin aslında tarihsel alışkanlık, mezhebi içtihad, kabile örfü veya sosyolojik tortu olduğunu fark etmemektedir. “Koca döver”, “boşama iki dudak arasındadır”, “kadın hâkim olamaz”, “kadının şahitliği yarımdır”, “sigorta haramdır”, “sözle boşama şakası geçerlidir” gibi iddialar Kur’ân’ın değil, kültürün ürettiği kabuklardır. Bu makalenin amacı, dinin maksadını araçtan ayırmak; tarihin hükme dönüşmesini engellemek ve İslâm hukukunda makâsıdî (amaç merkezli) bir tecdîdi zorunlu kılan usûlî zemini yeniden kurmaktır.
1. Tarih İbret Verir; Hükmü Bugün Veririz
Tarih insanlığın çocukluk dönemidir: kabile sadakatlerinin adaletin yerine geçtiği, gücün hakka üstün geldiği, örfün normlaştırıldığı ve cezanın bireysel sopalarla icra edildiği dönemdir. Kur’ân tarihe kutsiyet yüklemez; onu “عِبْرَة — ibret” (Yusuf 12/111) olarak niteler. Bu, geçmişin rehber olabileceği ancak hüküm olamayacağı anlamına gelir. “Geçmişte böyleydi” sözü bugün için delil değil; olsa olsa tarihsel bir fotoğraftır. Maziyi taklit etmek, beşerin çocukluk dönemini bugünün aklına dayatmaktır; bu hem fıtrata hem usûle aykırıdır. Dün doğru olan bugün zalimce olabilir; dünün zarureti bugün zulme dönüşebilir.Bu yüzden tarih bilgi kaynağıdır, fakat hüküm kaynağı değildir. Mazi öğretir; ancak hükmü bugün veririz. Bugünü yarına taşıyacak olan şey tarihin kabuğu değil, Kur’ân’ın maksadını bugünle buluşturan akıldır. İlâhî maksadın yerini tarihsel araçlar aldığında din donmuş fosile dönüşür; oysa İslâm canlı bir hukuk, diri bir adalet ve süreklilik içinde yenilenen bir rahmet projesidir.
2. İbadet Sabit, Hukuk Değişkendir: Usûlün Omurgası
İbadet alanı sabittir; şekil değişmez. Ancak muamelât, ceza, kamu hukuku ve aile hukuku zaman–mekân–örf değişimine göre farklılaşabilir. Bu, fıkhın ana omurgasıdır: “حُكْمٌ يَتَغَيَّرُ بِتَغَيُّرِ الزَّمَانِ وَالْمَكَانِ — Hüküm zaman ve mekânın değişmesiyle değişir.”Bu ilke Kadı İyâz (Tartîbü’l-Medârik, c.1, s.87), Şâtıbî (el-Muvâfakât, c.3, s.21–27), İbn Kayyim (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.3–12) ve İbn Âbidîn (Reddü’l-Muhtâr, c.1, s.70–72) tarafından sistematik olarak ispatlanmıştır. Maksat sabit; araç değişkendir. Bu ilke unutulduğunda fıkıh donmuş fosile, hukuk tarihin kabuğuna sıkışmış bir mekanizmaya dönüşür.“اجعلوا طرقكم سبع أذرع — yollarınızı yedi zira genişletin” hadisini (Buhârî, es-Salât, c.1, s.216) şehir standardı sanmak veya “العصا من شعار المؤمنين — asa müminin alametidir” rivayetini literal baston taşımaya indirgemek, araç–amaç karışıklığının tipik felcidir. Sünnetin özü araçlarda değil, maksatlarda, hikmetlerde, toplumsal maslahatlarda saklıdır. Araçları dondurmak, maksatları gömmek demektir.
3. Araç–Amaç Ve İllet–Hikmet Ayrımının Çöküşü
Sünnetin normatif gayesi ahlâk, adalet ve merhamettir; baston, sarık, bineğin tipi yalnızca araçtır. Araç kutsallaştığında sünnet ritüele dönüşür; hukuk örfü taklit eder, fıkıh tarihî kabuğa hapsolur. “العصا من شعار المؤمنين” rivayetini literal baston zorunluluğuna, talâkı iki dudak arasındaki lafza indirgemek, illet–hikmet omurgasının çöküşünü gösterir.Gerçekte tecdîd, dinde tebdîl değil; ilâhî maksadı çağın diliyle gerçekleştirme faaliyetidir. Şeriatın kudreti, şekilleri sabitlemekte değil; değişen araçlara rağmen sabit hikmeti gerçekleştirebilmektedir. Bu nedenle amaç–araç ayrımı bozulduğunda fıkıh ölür, hukuk donar, toplum çürür.
4. Sopa Hukukundan Yargı Sopasına: Cezanın Tekâmülü
Nüzûl döneminde ceza bireyin elindeydi; fıkıh bunu “الإحقاق باليد — hakkın el ile icrası” diye tanımladı. Bu bağlamda “وَاضْرِبُوهُنَّ” kelimesi fiziksel müdahale çağrıştırıyordu; çünkü cezalandırma kurumsal değil bireyseldi. Ancak hukuk tekâmül ettikçe cezalandırma yetkisi ferdî sopadan kurumsal devlete geçti. Artık şiddetin meşru sahibi koca değil, mahkeme, kanun ve infaz kurumudur.
Peygamber’in “مَا ضَرَبَ النَّبِيُّ ﷺ امْرَأَةً قَطُّ — Allah Resûlü hiçbir kadına asla vurmadı” (İbn Mâce, Nikâh 51) sözü normu belirler. “اضربوهن ضرباً غير مبرح” geçiş hükmüdür; “لا يُسأل الرجل…” Cahiliyye tasviridir. Darabe’yi dayak iznine dönüştürmek hem hukukun evrimini hem de şeriatın adalet merkezli ruhunu inkâr eden usûl cinayetidir. Bugün darabe’yi dayak diye okuyan zihin, metni değil hukuku; lafzı değil maksadı; şeriatı değil Cahiliyye sosyolojisini diriltmektedir.
5. ÖRFÜN DİNLEŞMESİ VE ŞER‘ÎLEŞTİRİLMİŞ KÜLTÜR YANILGISI
Örf, İslâm hukukunda hükmün tamamlayıcı unsuru olabilir; fakat bu yalnızca adaletle uyumlu olduğu sürece mümkündür. Tarih boyunca örfün dinleştirilmesi, kültürün vahiy yerine geçirilmesi İslâm toplumlarının en ağır zihniyet kırılmalarından birini doğurmuştur. “Koca döver”, “kadın hâkim olamaz”, “kadının şahitliği yarımdır”, “kız çocuklarının mirası erkeklerindir” gibi kabuller, Kur’ân’ın değil; tarihsel tortuların ürettiği hükümsüz kalıplardır. Bu kalıplar din diye sunulduğunda şeriatın hakikat ışığı kültürün gölgesine hapsolur; adalet yerine zulüm üretilir.
Örfün dinin önüne geçirilmesi, hukuk düzeninde maksadı öldürür, kabuğu kutsar ve hükmü kültürel alışkanlıkların içine gömer. Kur’ân’ın evrenselliği, kültürün dar kabuğuna sığmadığı için bugün Müslüman toplumlarda yaşanan birçok sorun, vahyin maksadının değil örfün hüküm kaynağı hâline gelmesinin sonucudur. Şeriat örfün içinde boğulmaz; örfü kendi maksadı ölçüsünde dönüştürür. Örf ancak adalet doğurduğu sürece hüküm değerine sahiptir; zulüm ürettiği anda düşer. Bugün yapılması gereken şey, örfü şer‘îleştirmek değil, örfü şeriatın maksadıyla tartmak, adaletle uyuşmayan kısmını terk etmektir. Çünkü adalete aykırı her örf, hüküm değil, yanıltıcı bir alışkanlıktır.
6. Kadının ve Kız Çocuğunun Mirası:
Kur’ân’ın miras hukukundaki ilk cümle, insanlık onurunun ilanıdır: “‘لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ… وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ — Erkeklere bir pay vardır; kadınlara da bir pay vardır’” (Nisâ 4/7).Bu ayet, kadının mülkiyet hakkını ilahî iradeyle güvence altına alan “üst norm”dur. Ardından gelen:“‘لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ — Erkeğin payı iki kız payıdır’” (Nisâ 4/11) ise klasik dönemin nafaka–mehir–diyet–savaş gibi ağır erkek sorumluluklarına bağlı bağlamsal yasadır.Dolayısıyla bugün kız çocuğunu mirastan düşürmek bir payı değil; Allah’ın hükmünü örtmektir. Kur’ân’da “kefere” (كَفَرَ) örtmek demektir; kızının payını örten baba, ilâhî kelâmı örtmüş olur. Bu zulüm, Arşı titreten bir isyandır; çünkü adaletin en zayıf halkasını koparmaktır.
Bugün hâlâ bazı bölgelerde insanlar camiden çıkıp kızlarını mirastan düşürmekte, birkaç banknot vererek “Hakkını verdik” diyebilmektedir. Oysa bu tavır, dini bilmemek değil; vahyi örtmektir. Adalet, göreceli bir kültürün değil, Allah’ın emrinin adıdır. Kız çocuğunun mirasını çiğnemek, Kur’ân’ın üst hükmüne karşı bir meydan okumadır ve bu meydan okuma hukukî bir kusur değil, ilâhî bir cinayettir.
7. Sözlü Fıkıh Döneminden Maddî Normlara:
“Her çağın bir hakkı vardır; hakkı o çağın diliyle vermeyen adaleti öldürür.”Mecelle, İslâm hukuk tarihinde sözlü fıkıhtan maddî normlara geçişin en büyük tecdîd hamlesidir. Mecelle’den önce hükümlerin çoğu sözlü, fetvalar dağınık, normlar da kurumsal yapıdan yoksundu. Mecelle, şeriatı değiştirmek için değil; şeriatın gayesini yeni bir hukuk diliyle korumak için ortaya çıktı. Sorun hükmün eksikliği değil; hüküm ile kurum arasındaki uyumsuzluktu. Bu uyumsuzluk ortadan kalkınca İslâm hukuku devlet ölçeğinde işlerlik kazandı.
Bugün Müslüman dünyanın yaşadığı kriz aynıdır: kurum değişmiş, toplum dönüşmüş, teknoloji olağanüstü bir ivme kazanmış; fakat hükmün dili hâlâ sözlü kültürün kabuğundadır. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir Mecelle değil; yeni bir hukuk dili, yeni bir kurumsal akıl, yeni bir metodolojik vizyondur. Dijital sözleşmeler, algoritmik ticaret, yapay zekâ karar destek sistemleri, uluslararası aile hukuku, siber suçlar ve biyoteknoloji gibi alanlar klasik fıkhın teknik kapasitesinin ötesine geçmektedir. Bu alanları yönetmek için Kur’ân’ın “مقاصد الشريعة — şeriatın amaçları” merkezli makâsıdî fıkıh gereklidir. Klasik hükmün kabuğu bugünün gerçekliğine dar gelir; dar kabuk adalet değil, zulüm üretir.
8. Zihniyet Devrimi Olmadan Hukuk Değişmez
“İçtihadı din sayan zihin terbiye edilmedikçe tecdîd imkânsızdır.”Bugün Müslüman toplumların yaşadığı kriz hükmün yanlışlığında değil; hükmü okuyan zihnin darlığında yatmaktadır. İçtihadı dinle, örfü nasla, geleneği vahiy ile eşitleyen zihniyet Kur’ân’ın değil, kendi tortusunun mahkûmudur. Bu zihniyet çocuk evliliğini, sözle boşamayı, sigortayı, kadın hâkimliğini, modern finansı, şiddet içeren örfleri “din” adına savunurken aslında dini değil; dar bir kültürel kabuğu savunmaktadır. Bu, içtihadın ilahlaştırılmasıyla ortaya çıkan modern bir “putçuluk”tur.
Bu sebeple Diyanet’in görevi yalnız fetva üretmek değil; İslâm hukukunu çağın sosyolojik, teknolojik, iktisadî ve kurumsal gerçekliğiyle buluşturacak çok disiplinli ilmî merkezler kurmaktır. Fıkıh, usûl, kelâm, sosyoloji, iktisat, psikoloji, tıp, teknoloji ve aile bilimleri birlikte çalışmadıkça fetva hayatı ıskalayan bir metin yorumuna dönüşür. Cumhurbaşkanlığı’nın üst kurul vurgusu bu bağlamda anlam kazanmakta; mutlak müctehid iddiası yerini uzmanlaşmış, vizyoner, disiplinler arası heyetlere bırakmalıdır.Çünkü hukuk zihniyetle değişir; zihniyet değişmeden toplum dönüşmez; toplum dönüşmeden ümmet doğrulmaz.
SONUÇ: “Tarih öğretir fakat hükmetmez; hükmü veren, tarihin kabuğunu değil Kur’ân’ın maksadını okuyabilen dirayetli akıldır.” Bugün İslâm dünyasını felç eden şey dinin eksikliği değil, dini okuyan zihnin çarpılmasıdır. Cezayı sopadan devlete taşıyan hukuk tekâmülünü göremeyen, örfün adaletle uyum zorunluluğunu kavrayamayan ve nassın lafzında oyalanıp maksadını göremeyen zihin, Kur’ân’ın rahmetini kültürel bir hücreye hapseder. Oysa tecdîd, dini değiştirmek değil; ilâhî maksadı çağın diliyle yeniden tesis etmektir. Değişen zamanın üzerine değişmeyen hükümleri değil; değişmeyen maksatları taşımak gerekir. Çünkü şeriatın dirilişi şekillerde değil, hikmetin, adaletin, rahmetin ve maslahatın hayata yeniden nüfuz edebilmesindedir.Zihniyet yenilenmedikçe hukuk dirilmez;hukuk dirilmedikçe toplum ayağa kalkmaz;toplum ayağa kalkmadıkça ümmetin istikameti değişmez.Ve bütün bu hakikatin özeti şudur: Mazi öğretir, fakat hüküm bugünde verilir; hükmü verecek olan ise geleneğin tortusu değil, hakikatin dirilmiş aklıdır.