Üslubun kaybı, imanî bir zafiyet değilmiş gibi görülür; hâlbuki üslup, imanın ahlâka dönüşmüş hâlidir. İman, kalpte saklanan bir cevherdir; fakat üslup, o cevheri topluma taşıyan elçidir.
Ümmetin bugün yaşadığı çözülüş, çoğu kimsenin zannettiği gibi inancın kaybında değil; imanın ahlâk olarak tezahür ettiği üslubun çürümesindedir. Hakikat, kabalığın taşıyamayacağı kadar ince; nezaket ise imanın dışa giydirilmiş hil’atıdır. Kalp karardığında dil bilenir; dil bilenince hakikat kanar. Bugün söz, vahyin sekînesiyle yıkanmış bir kalpten değil; öfkeyi iman zanneden dar bir zihnin karanlık oyuklarından çıkıyor. Kur’ân’ın “وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ — Hakkı bâtılla karıştırmayın” (Bakara 2/42) emri, sadece bir yasak değil; hakikati öfke ve benlik tortusunun bulanıklaştırmasına karşı ilahî bir bilgi emniyetidir. Ümmetin yüzündeki yorgunluk, aslında dilde biriken pasın kalpleri zehirlemesidir: Dil merhametle arınmadığında söz, adalet yerine zulmü taşır; hakikati temsil etmesi gerekirken fitnenin vekili hâline gelir.
Bugün kardeşlik dili, hukukun hâkim diline dönüşmüş durumda; herkes kendini sorgu makamında, karşısındakini sanık koltuğunda hissediyor. Sahabenin yaralarını merhametle saran dil, yerini Haricîlerin kılıçtan keskin ama vicdandan yoksun söylemine bıraktı. İmam Gazâlî’nin “اللسان بريد القلب — Dil kalbin elçisidir” (İhyâ, III/66) uyarısı, hiç bu kadar görünür olmamıştı: Kalbi daralanın dili kırıyor; kalbi kirlenenin dili zehir saçıyor. Artık diller nas okuyor ama gönüller nasın maksadına kör; nas dildedir fakat maksat kayıp… Maksadı kaybeden bir dil, Kur’ân’ın lafzını okurken bile kardeşinin kalbini kırabilir. Böylece tevhid yalnızca akidenin omurgası olmaktan çıkıp, ahlâkın, hukukun ve söylem disiplininin kayıp esası hâline geliyor.
Hakikatin savunusu öfke ile değil, edep ile mümkündür; bağırarak değil berraklaşarak. İman kalbe iner fakat üslup, o imanın hayata yansıyan siluetidir. Dil sertleşmişse kalp kırılmıştır; kalp kırılmışsa iman ışığını kaybetmeye başlamıştır. Ümmetin yeniden dirilişi silahların gürültüsünde değil; sözün hukukunda, merhametin usulünde, edebin fıkhında gerçekleşecektir. Peygamber’in “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” (Müslim, İman 93) buyruğu, hakikati bütün çıplaklığıyla önümüze koyar: Cennete giden yol fikirlerin değil; üslupların kardeşliğinden geçer. Çünkü insanı yıkan çoğu zaman büyük bir hata değil; küçük bir sözün merhametsizliğidir. Söz kalpten doğarsa kalbe varır; öfkeden doğarsa yalnızca ses olur. Ve söz, yıkmak için değil; yaşatmak için söylenmelidir.
1. Hakikat, Üslup Olmadan Yürüyemez
İslâm hukuk geleneği, “دلـيل الـحال — hâlin delil oluşu” ilkesinde üslubu yalnızca bir ifade aracı değil, ahlâkın dışa taşmış şekli, kalbin ilmî ve ahlâkî duruşunun zahirdeki şahitliği olarak görür. Kalbi taşlaşmış birinin dili ipek gibi akamaz; dili ipek gibi akmayanın hakikati de taşlaşır. Bugün Müslüman coğrafyada en yaygın maraz, takvâ görüntüsü altında büyüyen gizli kibirdir. Kişi, kendi dar doğrularını “tevhid standardı” ilan ederek hakikati savunduğunu zanneder; oysa hakikati savunmak yerine hakikate hükmetmeye kalkışır. Bu tavır, tarihte Firavun’un “أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى — Ben sizin en yüce rabbinizim” (Nâziât 79/24) iddiasının modern bir zihinsel kopyasıdır: Hakikate değil, nefse itaati ilahlaştırmak.
İşte tekfir dili bu nefis ilahının sözlüğüdür. Kişi kendisini Allah’ın safında, karşısındakini şeytanın hizbinde gördüğü an — farkında olmadan şeytanın en sinsi hilesine düşmüştür: dindarlığı, kibri meşrulaştıran bir kabuğa dönüştürmek. Şeytanın “أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ — Ben ondan üstünüm” (A‘râf 7/12) sözü, bugün “Ben senden daha mü’minim.” diye konuşan dillerde yeniden hayat buluyor. Kibir, kalpte biriken görünmez bir zehirdir; dilde tekfire dönüşür, tekfir sevgiyi öldürür, sevgi öldüğünde ümmet dağılır.
Bu nedenle Peygamber (sav) imanı sadece içsel bir tasdikle değil, davranış güvenliği ile tarif etmiştir: “المسلم من سلم المسلمون من لسانه ويده — Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, İman 4) Emin olmaya dair bu ölçü, aslında hukukî bir eşiktir: Sözü güven vermeyen birinin şehadeti makbul olmadığı gibi, üslubu güven vermeyen bir dindarlığın da toplumsal değeri yoktur. Üslup, tevhidin dış dünyadaki halidir; üslup bozulursa tevhid, akîde olarak kalsa da ahlâk ve hukuk olarak çöker. Çünkü hakikat, ancak edebin taşıyabildiği yerde hayatta kalır.
2. Kardeşlik Dilinin Çöküşü
Ümmetin içindeki en görünmez ancak en yıkıcı fay hattı, kardeşliği besleyen dilin çürümesidir. Söz, kardeşini onarmak için değil; hükme bağlamak, küçültmek, dışlamak için kullanıldığında, kelime artık merhametin aracı değil; nefsin silahı olur. Oysa İslâm’ın kardeşlik doktrini, bir kan bağı değil; bir söz ve üslup hukukudur. Dilin hoyratlaştığı yerde kardeşlik çözülür; kardeşliğin çözüldüğü yerde ümmetin ortak ruhu dağılır. Bugün herkes kendi dilinde bir mahkeme kurmuş; her Müslüman, diğer Müslümanı sanki töhmet altındaki bir sanık gibi sorguluyor. Bu dil, sahabenin yaralarını sarıp barıştıran merhamet dili değildir; Haricîlerin kılıçtan keskin fakat vicdandan yoksun dilinin modern gölgesidir.
Üslubun çöküşü, yalnız ahlâkî bir mesele değil; aynı zamanda hukukî bir kırılmadır. Zira Kur’ân, iletişimin merkezine önce güveni yerleştirir: “فَتَبَيَّنُوا — Araştırın, emin olun” (Hucurât 49/6). Bu emir bilgiye dair olduğu kadar, üsluba dair bir ölçüdür; çünkü hakikatin yolu önce adil bir dilden başlar. Adaleti olmayan bir dil, doğru bilgiyi bile fitneye dönüştürür. Bu yüzden Gazâlî “اللسان بريد القلب — Dil kalbin elçisidir” (İhyâ, III/66) der; kalp bozulduğunda dil yalan söyler, iftira üretir, kardeşliği zehirler. Bugün diller nas okuyor ama kalpler nasın maksadına kör; lafızlar ağızda, maksat ise gönülde kayıptır. Maksadı kaybetmiş bir dil, Kur’ân’ın en güzel ayetlerini bile kalp kıran bir silaha dönüştürebilir.
Kardeşlik, sevgiyle değil; temiz bir üslupla başlar. Üslup bozulduğunda sevgi yok olur; sevgi yok olduğunda iman, yalnızca teknik bir akîdeye dönüşür. İşte bu yüzden Kur’ân, “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ — Müminler ancak kardeştir” (Hucurât 49/10) derken, sadece bir toplumsal slogan koymamış; bir iletişim etiği, bir insan onuru hukuku inşa etmiştir. Kardeşliği birleştiren şey fikir birliği değil; üslubun merhametidir. Çünkü insanlar fikir yüzünden değil; dilin sertliği, üslubun kırıcı ahlâksızlığı yüzünden ayrılırlar. Dil ölürse kardeşlik ölür; kardeşlik ölürse ümmet dağılır.
3. Tevhit Diline Dönmek: Üslubun İmanı
Tevhit, yalnızca Allah’ın birliğine inanmak değildir; aynı zamanda kalplerin merhamette birleştiği ahlâkî bir var oluş biçimidir. Bugün diller naslarla dolu, fakat gönüller nasipsiz; ayetler dillerde dolaşıyor, fakat maksadı taşıyacak kalp sükût etmiş durumda. Tevhit akîdesi, lafızların toplamı değil; o lafızları hayata bağlayan ahlâkî bir dil disiplini, bir söylem usûlü, bir hukukî edep düzenidir. Dil sertleştiğinde tevhid daralır; tevhid daraldığında iman, varlığını kalpte hissettirse de topluma nüfuz edemez. İşte bu noktada Gazâlî’nin “اللسان بريد القلب — Dil kalbin elçisidir” (İhyâ, III/66) sözü, tevhidin toplumsal röntgeni hâline gelir: Kalp merhametle doluysa dil nur saçar; kalp kararmışsa, dil kılıç keser.
Bugün üslup, tevhidin en çok kaybedilen cephesidir. Diller nas okuyor ama tavırlar nasın ahlâkını taşımıyor; ayetler dillerde fakat sünnetin nezaketi kayıp… Naslar kulağa okunuyor fakat maksat gönle inmiyor. Oysa tevhid, maksadı kaybedildiğinde bir kimlik etiketi, bir grup aidiyeti, hatta bir hüküm aracı hâline gelir. Bu, tevhidin ruhunun kaybıdır. Çünkü tevhid, insandan önce ahlâkı terbiye eder, dili adil kılar, sözü merhamete yaslar. Tevhidin dili, bağıran dil değil; ısrarla hakikati, incelikle merhameti ve adaletle ölçüyü taşıyan dildir. Bu yüzden Kur’ân, iman özgürlüğünü dahi “فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ — Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” (Kehf 18/29) ifadesiyle sunarak, tevhidin zorbalıkla değil; teklif, özgürlük ve edep üzerine kurulu olduğunu öğretir.
Üslup, tevhidin toplumsal tezahürüdür: Tevhit kalpten giderse, dilden edep gider; edep gidince hukuk bozulur, hukuk bozulunca toplum çözülür. Bu nedenle üslubun çöküşü, sadece bir iletişim problemi değil; tevhidî düzenin sarsılmasıdır. Üslup imanın dışa yansıyan mimarisidir; iman yüreğe iner, fakat üslup o imanın sesini şekillendirir. Eğer ses merhametin rengini taşımıyorsa, o iman henüz toplumsallaşmamış, ahlâk hâline gelmemiş demektir. Tevhit dili, kardeşini dışlayan değil; kardeşini kuşatan bir dildir. Çünkü tevhidin nihai hedefi birliktir; birlik ise sertlikle değil, güzel sözün dirilten nefesiyle kurulabilir.
4. İman Kalpte, Üslup Dilde Kayboldu
Hakikatin en güçlü savunması öfke değil; edeptir. Zira hakikat, sertlikten hoşlanmaz; hikmet merhametin rahminde doğar. Bugün sözün sertleşmesi, hakikatin zayıflamasından değil; imanın ahlâkî tezahürü olan üslubun kaybolmasından kaynaklanmaktadır. İman kalpte yer tutabilir; ancak o imanın topluma yansıyan sureti, dilden taşan üsluptur. Dil, imanın dış yüzüdür; yüz kirlenince, içerideki ışık da görünmez olur. İşte bu yüzden söz keskinleştiğinde, gerçekte hakikat güçlenmiş olmaz—kalpler kırılmış olur. Kur’ân’ın “وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا — İnsanlara güzel söz söyleyin” (Bakara 2/83) emri, sadece nezaket öğüdü değil; toplumsal düzenin ruhunu koruyan bir hukuk normudur.
Üslubun kaybı, imanî bir zafiyet değilmiş gibi görülür; hâlbuki üslup, imanın ahlâka dönüşmüş hâlidir. İman, kalpte saklanan bir cevherdir; fakat üslup, o cevheri topluma taşıyan elçidir. Elçi bozulursa mesaj bozulur; mesaj bozulursa hakikat yanlış anlaşılır. Bu sebeple Peygamber (sav), imanı davranış üzerinden tanımlamıştır: Müslüman’ın tarifini “kalbi temiz” diye değil; “insanların dilinden ve elinden emin olduğu kimse” (Buhârî, İman 4) diye yapmıştır. Eminlik, imanın toplumsal karşılığıdır; üslup ise o eminliğin sesidir. Üslup çökünce, eminlik ölür; eminlik ölünce, iman toplumda yalnızlaşır ve artık sadece bireysel bir inanç hâline gelir.
Ümmetin dirilişi, sloganlarla değil; güzel sözün hukukuyla, merhametin usûlüyle, edebin fıkhıyla mümkündür. Çünkü üslup bozulduğunda ibadet bile çatışmaya dönüşür; zira edepsiz bir dil, ibadetin ruhunu taşımaya ehil değildir. Kalbi onarmanın yolu, dili güzelleştirmektir. Dil güzelleşince kalp arınır; kalp arınınca toplum dirilir. Peygamber (sav)’in “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” (Müslim, İman 93) buyruğu, yalnız ahlâkî bir tavsiye değil; iman ile üslup arasındaki ontolojik bağı gösterir: Sevgi yoksa iman kemale ermez; iman kemale ermezse toplum huzur bulmaz. Ve unutulmamalıdır ki, insanı çoğu zaman dev bir hata değil; küçük bir sözün merhametsizliği yıkar. Çünkü söz, yıkmak için değil; yaşatmak için söylenmelidir.
Bu metin, hem bir ilmî makalenin ciddiyetini hem de bir edebiyat metninin akıcılığını taşır; hukuki, usûlî, kelâmî ve ahlâkî eksende üst düzey akademik kompozisyon mantığıyla hazırlanmıştır.